Yıllardır süren başörtüsü yasağının “nasıl kalkacağı” sorusu yasağın ilk günlerinden beri gündemi sürekli meşgul etmiştir. Sınıflarda başlayan ve sosyal alanlara kadar genişleyen yasağa ilişkin çözüm arayışlarında kullanılan edilgen dil, sorunun “nasıl kalkacağı” şeklindeki
tartışmalara da yansımış ve çözüm; maalesef çoğu zaman, yasağın muhataplarının aktif olduğu bir mücadele zemininin dışında aranmıştır. Bugün gelinen noktada, başörtüsü yasağı karşısında sivil bir inisiyatifin/muhalefetin geliştirilmesi gerektiği daha net anlaşılmaktadır ve bu anlayış, 2006 yılındaki en önemli kazanımların başında gelmektedir.
Başörtüsü konusunda kapsamlı bir çözüme ne şekilde ulaşacağımız sorusunu gündemimizde tutma sorumluluğumuz ile birlikte, dikkat edilmesi gereken diğer bir hususun da, karşı karşıya kaldığımız baskı ve yasakların kaynağının deşifre edilmesi sorumluluğu olduğu unutulmamalıdır. “Kamusal alan”, “irtica” ve “gericilik” kodlarıyla İslam’a sürekli saldıran ve Müslümanların inandıkları gibi yaşama haklarına kısıtlama getiren zihniyetin, hangi kaynaktan beslendiği açıkça ifade edilmelidir. Bu coğrafyanın insanlarını, askeri vesayetin boğucu ikliminde ve sürekli darbe tedirginliğinde yaşatmaya çalışanların icraatları açıkça eleştirilebilmelidir.
Yasağın kaynağına yönelik mücadelenin çözüm getirebilmesinin önemli şartlarından biri de, yasağın muhataplarına neden bu sorunla karşılaşıldığının, yasakçılarının amacının ne olduğunun ve kalıcı çözümün nasıl gelebileceğinin anlatılmasıdır. Müslümanların ıslah görevinin daima gündemde tutulması ve çözümün ancak İslami bir mücadele sonucu gelebileceği örneklikleriyle açıklanmalıdır.
Başörtüsü yasağının, bugün birçok kesim, cemaat, kanaat önderi ya da aydın tarafından dahi doğru bir şekilde kavranamaması, bu sorumluluğun aciliyetini ortaya koymaktadır. Başörtüsü yasağını kavrayamayanların halka, yasağı doğru biçimde anlatması mümkün değildir. Birçok yapı ya da oluşumda, sorun sanki Müslümanların kendi aralarında tartıştıkları fıkhî bir mesele gibi ele alınmakta ve fetvalarla sorunun çözülebileceği gibi bir tablo ortaya koyulmaktadır ki, bu temel bir açmazdır.
Bu açmazın varacağı nokta 2006 yılında yaşanan gelişmelerde kendisini açıkça ortaya koymuştur. Danıştay’ın başörtülü kadınları “kötü örnek” gösteren ağır bir karara imza atmasına ya da Cumhuriyet Gazetesi’nde başörtülü bir kadının “domuz” şeklinde son derece aşağılık çizgilerle resmedilmesine rağmen, tepkiler olması gereken seviyeye ulaşamamıştır. Kayseri’de iftar vaktine beş dakika kala başörtülü öğrencilerin yemekhaneden atılmasına, orada bulunan çoğunluk tepkisiz kalabilmiştir. Bunun kadar kötü bir olay ise Malatya’da bir komutanın yaptırdığı “Başınızı açın” anonsundan sonra bir kadının başını açmasını normalmiş gibi değerlendirebilmesidir.
Açıkça ifade etmek gerekir ki; Hz. Peygamber’e hakaret edenlerle, başörtüsünü yasaklayarak O’nun getirdiği dinin emirlerini yasaklayanlar arasında zihniyet olarak hiçbir fark yoktur. Allah’ın emri olduğu için başörtüsü takanların dışarı çıkarılmasına, oruç tutan insanların seyirci kalmasının izah edilebilir hiçbir tarafı da bulunmamaktadır. Her anonsta başörtüsünü açmaya hazır hale getirilebilmiş bireyler, başörtüsünün anlamının doğru şekilde kavranamadığının göstergesidir. Böyle bir ortamda Müslümanca bir düşüncenin ve yaşamın inşasının gerçekleştirebilmesinin gerekliliği daha iyi anlaşılmaktadır. Bu, aynı zamanda zulüm ve ifsad sisteminin ıslahını da gerekli kılmaktadır.
* * *
İnsanları tekilleştiren, onları kimliksizleştiren, pasifize eden ve sömürerek yöneten sistemin kodları ve işleyişi anlatılmak zorundadır. Zihin konforu ve sisteme yönelik ezberler bozulmadan, klasik yaklaşımlara sığınarak, hiçbir toplumsal sorun çözülemez. Başörtüsü yasağı, ülkedeki egemenlik sisteminin halka resmi ideoloji altında dayattığı “din”in ikame edilebilmesi çabalarının somut bir parçasıdır, dolayısıyla en temelde bir sistem sorunudur. Yasak karşısında dini bir çözüm bulabileceklerini düşünenlerin yanılgısı, sorunu bu şekilde kavramaktan uzak düşmeleridir.
Sorun; kadınların başlarını neyle, ne şekilde ve ne derece örtecekleri hususunda, yani Müslüman kadınların örtünme biçimleri hakkında ihtilafa düşülmesi değildir. Sorun; sistemin kendi tanımladığı insan tipini ortaya çıkarabilmek için her türlü baskı ve şiddete başvurması karşısında Allah’ın tanımladığı Müslüman kimliğini savunabilme sorunudur.
Başörtüsü yasağı, Allah’ın ayet ve emirlerinin sosyal hayata müdahale etmesini engelleyen sistemin, İslam karşıtı yapısını deşifre etmektedir. Sisteme, bulanık kimliklerin ve düşünce yapılarının somutlaştığı yanlış yaklaşımlarla yeşil bir renk çalabileceklerini, sistemin kutsal ikonlarını sahiplenerek mevziler kazanabileceklerini ve sığınmacı yaklaşımlarla çözüm bulabileceklerini düşünenler; yanıldıkları gerçeğine ısrarla gözlerini yummaktadır. Sisteme yüklenen olumlu imajın köksüzlüğünü görmezden gelmek ve sistemin ideolojik yapısıyla yüzleşmekten kaçınmak, çözümsüzlüğü besleyen olumsuz yaklaşımların başında gelmektedir.
“Devlet baba” ile olan düşünsel vesayetten kurtulmak ve sistemin İslami bir yaşam sürdürmeyi talep edenlere uyguladığı baskılara karşı duyarsız kalmamak önemli bir sorumluluktur. Yasak karşısındaki sessizliğin tarihi kökenleriyle yüzleşmeden ve Müslümanların hem düşünsel hem de yaşamsal alanlarına sızan yanlış tutum ve yaklaşımlar ortadan kaldırılmadan kalıcı eylemlilikler yapılamaz. İslami yapıların ve entelektüel birikimin derin travmalar geçirdiği, ümmetle irtibatını yitirdiği ve sığ, sağcı, özür dileyici ve devlete bitişik bir tutumu davranış haline getirdiği tarihi sürecin sonunda vardığı noktanın ciddi bir özeleştirisi yapılmalıdır. Bu iç muhasebenin amacı öncelikle “devlet baba” kompleksinden kurtulmak olmalıdır.
Devletin YÖK, Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve Cumhurbaşkanlığı gibi ideolojik aygıtlar eliyle yürüttüğü başörtüsü yasağı karşısında hukuki ya da politik bir çözümün olmayacağı, 2006 yılındaki uygulamalarla ortaya çıkmıştır. YÖK üniversitelerde yasağı genişletmiş, Danıştay yasağa yasal bir zemin oluşturmuş ve Köşk başörtüsüne kapılarını sımsıkı kapatarak ayrımcılık yapmıştır. Halkın 28 Şubat sürecine tepkisini yansıttığı ve çözüm için tek başına hükümet kuracak şekilde Meclis’e taşıdığı AKP ise tüm bu gelişmeler karşısında, sürekli geri adım atarak; risk almamayı ve bu önemli sorunu görmezden gelmeyi tercih etmiştir. Böylece, yasağın sistem içi mevziler kazanılarak süreç içinde çözüleceği yönündeki iddiaların gerçekliği sınanmış ve geçerliliği olmadığı bir kez daha ispatlanmıştır.
Böyle bir tablodan çözümsüzlük ya da sonuçsuzluk değil ancak sivil bir direnişin umut ve çözüm olabileceği sonucu çıkarılmalıdır. Başörtüsü yasağı karşısında tüm yolların denendiğini iddia etmek ve yasağın kalkmayacağını düşünmek, kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Müslümanlar, bu soruna çözüm aramaktan kesinlikle vazgeçmemelidir, fakat çözümsüz hamleler de artık terk edilmelidir. Sistemin baskıcı ve yasakçı yapısıyla yüzleşmek ertelenemez bir sorumluluktur. Eklektik kimliklerin sistemin dayattığı ideolojik tercihlerden, düşünce ve tavırlardan arındırılması gerektiği gerçeği ise mutlaka kabullenilmelidir.
* * *.
2005 yılında önce Kocaeli ve sonra Sakarya’da başlayan ve 2006 yılı içinde Ankara ve Van illerinden gelen destekle büyüyen başörtüsü eylemleri, bu bağlamda, önemli örneklikler olarak dikkate değerdir. 2006 yılının ilk eylemlerinde Kocaeli İnanç Özgürlüğü Platformu 38. haftayı geride bırakırken, Sakarya Başörtüsü Platformu ise 17. basın açıklamasıyla 4. ayı geride bırakıyordu.
11 Şubat 2006’da Ankara İnanç Özgürlüğü Platformu ilk basın açıklamasını yaparak, her hafta başörtüsü eylemlerini sürdüreceğini duyurdu. 9 Eylül 2006’da yasağa karşı sürdürülen eylemlilik Van’da da başlatılarak, Batı’dan Doğu’ya doğru bir direniş hattı oluşturuldu. Gökkuşağı Derneği, İnsan-Der, Mazlum-Der, Umut-Der tarafından düzenlenen eylemde yapılan birinci basın açıklamasıyla başörtüsü eylemlerinin Van’da sürdürüleceği duyuruldu.
Her Cumartesi günü Kocaeli, Sakarya, Ankara ve Van’da, ayda bir İzmir’de yapılan basın açıklamaları, sorun karşısında daha önce denenmemiş bir yönteme işaret etmektedir. Farklı olan başörtüsü eylemleri değil, bu eylemlerin farklı illerde, eş zamanlı ve sürekli yapılmasıdır. Çok büyük kitleleri birkaç saat için meydanlara toplayıp, daha sonra sessizliğe bürünmek yerine, her hafta aynı bilinci ve hassasiyeti taşıyan belirli bir kitlenin yasak karşıtı gündem oluşturması çözüme yönelik daha sıhhatli bir adım sayılabilir.
Başörtüsü Platformları, yasağın gündemden düşmediğini göstermeleri ve Müslümanların toplumsal sorunlar karşısında çözümü başka mercilere havale etmek yerine inisiyatif almaları gerektiğini ortaya koymaları açısından önemli bir görevi yerine getirmektedirler. Hem kendi gündemini oluşturan hem de gündeme ilişkin tavırlarını sergileyen bu platformlar, kendi aralarında farklılıklar gösterseler de, ortak bir hareket geliştirme imkânına da sahiptir. Ortak paydalarının büyük olduğu Başörtüsü Platformları, farklılıklarını mücadele alanını zenginleştirebilmek doğrultusunda kullandıkları sürece, yasağın çözümünde gereken tavrı sergileyebilecek potansiyele sahiptir.
Başörtüsü yasağı karşısında sadece haftada bir yapılan basın açıklamalarıyla kesin çözümün geleceğini söylemek fazla iyimser bir yaklaşım olabilir fakat eylemlerin çözüm getirmeyeceği iddiasıyla eylemsizliği çözüm gibi sunmak ise tutarlı değildir. Zulme karşı sessiz kalmayı tavsiye eden zorbalık karşısında susmayı çözümmüş gibi sunan her türlü yaklaşım, terk edilmelidir. Yapılan eylemlerle ne elde edildiğini sorgulayanlar, maalesef eylem yapmayanların ne elde ettiklerinin izahını yapamamaktadır. Kendi pasifliğini ve silikliğini “ama” ile başlayan cümlelerle tevil etmeye yönelik çabalar, maalesef çözümü değil çözümsüzlüğü beslemektedir ve çözümün parçası olamayanların sorunun parçasına dönüştüğünü ispatlamaktadır.
Başörtüsü Platformları da, bu noktada, yaptıkları eylemlerde önceliğin çözüme yönelik bir iradenin inşası olduğu hususunu ifade etmektedirler. İnsanlara başörtüsü yasağını doğru şekilde anlatmaktan ve İslami tavrın şahitliği yapmaktan uzak adımlar çözüme yönelik olmayacaktır. İşte bu yüzden, başörtüsü eylemlerinde yasakçı sistemin kirli yüzü deşifre edilmesi, tevhid ve adalet çağrısı yapılması ve halkın kendi sorunlarını sahiplenmeye, sorumluluk almaya ve irade sergilemeye davet edilmesi ön planda tutulmalıdır.
* * *
Başörtüsü yasağı ne salt bir insan hakkı ihlali, ne ibadet özgürlüğün engellenmesi ne de eğitim hakkının gasp edilmesidir. Sorun resmi ideolojiyle İslam’ın temel ilkeleri arasındaki uyuşmazlıktan kaynaklanmaktadır. Başörtüsüne Özgürlük eylemlerinde başörtüsü yasağının İslami bir söylemin ve mücadelenin önemli bir alanı olduğu sürekli hatırlatılmalıdır. İslami kimliğe yönelik böyle bir zorbalığa karşı Hakk’ın şahitliğini yapma sorumluluğunun ertelenemez olduğu ve ifsad düzeni ıslah edilmeden çözümün gelmeyeceği özellikle vurgulanmalıdır. Eylemlerin çözüm olmadığını iddia edenlere Müslümanların sorumluluğunun zulme karşı çaba göstermek olduğu yeniden anlatılmalıdır. Bu bağlamda, başörtüsü eylemleri, kitlesel tebliğ ve şahitlik eylemleri olarak değerlendirilmelidir.
Başörtüsünü Allah’ın emri olduğu için yasaklayanlara karşı İslami bir söylemin inşasında başörtüsü eylemlerin yararlı bir zemin teşkil ettiği düşünülürse, bu imkânı doğru değerlendirmenin önemi daha iyi anlaşılabilir. Dolayısıyla başörtüsü eylemlerini sadece insan hakları zemininde algılamak eksik kalabilir. Sorunun böyle bir boyutu olmakla ve yasağa bu gerekçeyle karşı çıkan yapıların bulunduğu bilinmekle beraber, eylemleri yürüten başörtüsü platformlarının kendi kimliklerini İslam ile tanımlamaları ve eylemlerini İslami mücadele içinde düşünmeleri, daha sağlıklı bir yaklaşım olarak kabul edilmelidir.
Dikkat edilmesi gereken başka bir husus ise başörtüsü mücadelesinin sadece Türkiye sınırları içinde yürütülen bir hak arama mücadelesine indirgenemeyeceğidir. Başörtüsü eylemlerinde yapılan açıklamalara bakıldığında bu tespitin gerekçesi anlaşılabilir. Gerek yerel gerekse küresel sorunlar karşısında İslami bir tavır almayı önceleyen açıklamalarda, tevhid ve adalet talebinin evrenselliği açığa çıkmaktadır.
Başörtüsü yasağını ülkede ve dünyada karşılaşılan diğer toplumsal sorunlardan bağımsız düşünmek yanıltıcıdır. Başörtüsü yasağının önemini kavramayanların açmazlarından biri de bu noktadadır; tek tek karşılaştığı sorunları bütünsel olarak kavrayamamak. Dolayısıyla, başörtüsü yasağı ve farklı kimliklerin resmi ideoloji tarafından yok sayılması arasındaki derin ilişki, F tipi tecrit ile başörtülülere yönelik tecrit arasındaki benzerlik fark edilememektedir. Türkiye’de başörtüsü için verilen mücadelenin Filistin İntifadası’ndan ayrıştırılamayacağını kavramayan bir zihnin, başörtüsü sorununun değerini tam olarak kavrayabilmesi elbette söz konusu değildir.
Başörtüsü sadece bir örtünme biçimi anlamına gelmemektedir. Başörtüsü, Allah’ın emri ve Müslüman kadının kimliğidir. Herhangi bir partiyi ya da grubu değil, bizatihi İslami kimliği temsil etmektedir. Bu gerçekten ötürü, 11 Eylül sonrası Batı dünyasında yükselen İslam karşıtlığının ilk emareleri de başörtüsüne yönelik baskılar olmaktadır. İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da ve Hollanda’da başörtüsü yasağına yönelik adımlar, yasağın küreselleştiği ya da küresel bir 28 Şubat ruhunun oluşmaya başladığı şeklinde değerlendirilebilir.
2006 yılı içinde yaşananlar, başörtüsü yasağının Müslümanlar açısından en öncelikli gündem maddesi olduğu gerçeğinin altını defalarca çizmiştir. Bu sorun karşısında inisiyatif alarak, başörtüsü platformlarını güçlendirmek, zenginleştirmek ve çoğaltmak gerektiği de daha net ortaya çıkmıştır.
Çözüm, yanlış yerlere sorunu havale etmekle ya da kanaat önderlerinin fıkhî fetvalarla sorunu savmasıyla değil, Müslümanların kendi sorunlarını sahiplenerek Kitap merkezli ilkelerin yön verdiği bir söylemi ve mücadeleyi geliştirmesiyle gelecektir. Başörtüsü Platformları ise bu mücadelenin tek değil ama önemli bir boyutudur. İslami kimliğin ve söylemin toplumsal bir şahitliğe dönüşebilmesinin imkanıdır. Tevhid ve adalet mücadelesinin güncel bir zeminidir. Bu zeminde, ancak Kuran merkezli yaklaşımlarla ıslah edici çözümler ortaya koyulabileceği unutulmamalıdır.
Türkiye’de yıllardır uygulanagelen başörtüsü yasağı tek tek kişileri değil; İslam’ı ve İslami kimliği savunanları hedef almaktadır. Yasağın muhatapları, sadece örtünen kadınlar değil; Türkiye’de yaşayan tüm Müslümanlardır. İşte bu yüzden, başörtüsünü savunmak, İslami kimliği, inancı, değerleri ve ibadetleri savunmakla eşdeğerdir.
Başörtüsü mücadelesi sadece basın açıklamalarıyla sınırlı düşünülmemelidir. Bu mücadele, Kuran neslinin ümmet perspektifiyle inşasına dönük projelerin hayata geçirilebilmesine ve İslam’ın, hayatın tüm alanlarında iktidarını kurmasına yönelik faaliyetlerle güçlendirilmelidir. Unutulmamalıdır ki; İslam için Rasullerin yolunda yürütülen mücadele, başörtüsü yasağından önce de vardı, yasak bitirildikten sonra da var olacaktır. Çaba; Kitab’ın ve Sünnet’in aydınlığında direnenlerden, sonuç ise elbette Allah’tandır.