BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI MAĞDURLARI

ÖRTÜNMEK GÜZELDİR !

CHP Lİ ÜYEDEN TÜRBAN HAKARETİ

Yazan: basortusu Temmuz 31, 2007

Kırşehir Belediye Meclisi toplantısında, CHP’li kadın Meclis Üyesi, başörtülü muhabiri ‘Göz zevkimi bozuyor’ diyerek toplantı salonundan çıkarttırmaya kalktı.

Kırşehir Çınar Gazetesi’nde muhabir olarak çalışan Fatma Alkan isimli türbanlı CHP TÜRBAN HAKARETgazetecinin, toplantı salonunda türbanlı bulunmasından rahatsız olan CHP’li Meclis Üyesi Balcı, türbanlı gazeteciye, ‘Türbanlı bir şekilde karşımda oturman göz zevkimi bozuyor’ dedi.
Kırşehir Belediye Meclisi toplantısında, CHP’li kadın Meclis Üyesi, başörtülü muhabiri ‘Göz zevkimi bozuyor’ diyerek toplantı salonundan çıkarttırmaya kalktı.Kırşehir Belediye Meclisi Toplantısında, CHP’li Meclis Üyesi Saadet Balcı tarafından türbanlı basın mensubuna sözlü saldırı da bulunuldu.

Belediye Meclis Toplantı Salonu’nda Belediye Başkanı Halim Çakır başkanlığında bir araya gelen meclis üyeleri, gündemdeki konuları masaya yatırırken, toplantının ilerleyen dakikalarında CHP’li Belediye Meclis Üyesi Saadet Balcı tarafından türbanlı basın mensubuna sözlü saldırıda bulunuldu.

Kırşehir Çınar Gazetesi’nde muhabir olarak çalışan Fatma Alkan isimli türbanlı gazetecinin, toplantı salonunda türbanlı bulunmasından rahatsız olan CHP’li Meclis Üyesi Balcı, türbanlı gazeteciye, ‘Türbanlı bir şekilde karşımda oturman göz zevkimi bozuyor’ derken, Balcı’nın bu açıklaması Ak Partili Meclis Üyesi Yılmaz Özdemir’i çileden çıkardı.

CHP’li Meclis Üyesine sinirlenen AK Partili Meclis Üyesi Özdemir, ‘Gözün bozuluyorsa gözlük tak’ diyerek tepki gösterdi. Toplantıda, Belediye Başkanı Halim Çakır da türbanlı gazeteciye sahip çıkarken, ‘Bu toplantıya her vatandaş katılabilir. Buna kimse karışamaz’ dedi. Türbanlı gazeteci Fatma Alkan, CHP’li meclis üyesinin sözlü saldırılarına rağmen toplantıyı basın masasında takip
ederken, toplantı bitiminde salondan ayrıldı.

Yazı kategorisi: BAŞÖRTÜLÜYE YAPILANLAR, BAŞÖRTÜSÜ HABERLERİ | 4 Yorum »

İMAMHATİPLER VE İLAHİYATLAR NASIL KORUNUR ?

Yazan: basortusu Temmuz 31, 2007

İmam Hatipler ve İlahiyatlar nasıl korunur

Yaşanan dinin önemli unsurları vahye dayalı bilgi, iman, amel ve duygudur. Bunlardan biri eksik olunca din de eksik olur; yalnız eksilmekle de kalmaz, diğer unsuları etkileyerek, zayıflatarak, bozarak tamamen yok olmaya götürür.

Din bilgisi ve eğitimi ailede başlar, diğer eğitim çevrelerinde ve özellikle okulda devam eder. Okul çağında çocuklar ve gençler din eğitim ve öğretiminden uzak tutulamaz; tutulursa bu kopukluğu telafi etmek imkansız gibidir. Laik ülkelerin devlet okullarında (özel okullarda değil) belli bir dinin eğitim ve öğretimi herkes için mecbur hale getirilemez, ama her dinin mensuplarına, istedikleri din eğitim ve öğretimini almaları için çeşitli imkanlar sağlanır; mesela haftada bir gün okul tatil edilir, sınıflar din derslerine açılır, din mensuplarının (ilgili kurum ve kuruluşlarının) seçtikleri din öğretmenleri gelip eğitim ve öğretim yaparlar, gerektiğinde çocuklar mabetlere götürülür… Özel (mesela kilise) okullarda ise bütün öğrencilere belli bir dinin eğitim ve öğretimi de verilir, istemeyen çocuğunu bu okullara vermez.

Bizim ülkenin laikliği bir acaib; sözüm ona mecburi din dersi var, ama adı “din kültürü ve ahlak bilgisi”; yani dinin kendisi değil kültürü, ahlakın eğitimi değil, bilgisi. Niçin böyle? Laikliği korumak için. Eğer belli bir dinin eğitim ve öğretimi (mesela İslam din ve ahlak bilgisi ve eğitimi) olsaydı istemeyenler de bu dine mecbur edilmiş olacaklardı. Formül öyle bulunmuş, isim ona göre konmuş ve laiklik korunmuş, ama laikliği (din ve vicdan özgürlüğünü) korumak için bir şey daha yapmak gerekirken bu yapılmamış; yani isteyenlere belli bir dinin eğitim ve öğretimini alma, aldırma imkanları kapalı tutulmuş, ilköğretimi bitirmeyen öğrencilerin yaz Kur’an kurslarına devamları bile yasaklanmış. Bu durum karşısında dindar vatandaş farklı (hem İslam eğitim ve bilgisi verilen hem de orta öğretim yapılan) bir okul istemiş, bu istek de İmam Hatip Okulları ile karşılanmış. Laikliği dindarlaşmaya karşı bir araç olarak kullanmak isteyenler baştan beri bu okullara karşı çıkmışlar, kapatmaya muvaffak olamayınca bir yandan orta kısımlarını kaldırma, diğer yandan lisesinden mezun olanları din hizmeti mesleğine mahkum etme yolunu seçmişlerdir. Halbuki dindar vatandaşın ihtiyacı yalnızca din görevlisi temin etmek değil, aynı zamanda çocuklarını dindar olarak yetiştirmek ve her kademede hayata sokmaktır.

Laikliği, din ve vicdan özgürlüğünü korumanın yolu İmam Hatip Okullarını korumaktan ve belli ölçülerde din eğitim ve öğretimine de yer veren özel orta öğretim okullarına izin vermekten geçer. Hem devlet okullarında din eğitim ve öğretimine imkan verilmez hem de İHL ve özel okullarda din eğitimi engellenirse bunu yapanlar laik değil, din özgürlüğü karşıtı, din karşıtı olurlar.

YÖK yakınlarda aldığı bir kararla din kültürü ahlak bilgisi öğretmeni yetiştirme hak ve görevini İlahiyat Fakültelerinden alıp Eğitim Fakültelerine verdi. Gerekçesi öğretmenlerin tek kaynaktan yetişmesi imiş. Bu tek tip, tek kaynak, tek formasyon bizim laikçilerin çok hoşlandıkları bir kavramdır. Bütün istedikleri de kendi ideolojilerini, dünya görüşlerini dayatmak, farklılığa imkan vermemektir. Bugüne kadar İlahiyat Fakülteleri, mesela Eğitim Fakültelerinin vereceği formasyonu vererek din bilgisi öğretmeni yetiştirdi, İlahiyatların din eğitimi bölümlerinde birçok değerli akademisyen yetişti, bunlar Eğitim Fakülteleri ile de devamlı temas ve alış-veriş içinde bulundular, bu uygulamada bir aksaklık, bir eksiklik, bir problem olmadı. Din eğitim ve öğretimi mesela felsefe öğretimi gibi değildir; burada öğretmenin inanması ve yaşaması da gerekir. Eğitim Fakültelerinde bunu sağlamak mümkün olmadığına göre asıl maksat ve gerekçenin de ne olduğu ortaya çıkmaktadır.

Yazı kategorisi: GENEL YAZILAR, NEDEN YASAK | » yorum bırak;

HEM SUÇLU HEM GÜÇLÜ

Yazan: basortusu Temmuz 31, 2007

Hem suçlu hem güçlü

Bazı resmi ağızlar ile TÜSİAD gibi sivil toplum örgütlerinin sözcülerinden sık sık şuna başörtüsübenzer sözler işitir olduk: “Dünya ve ülkemiz çok nazik bir dönem yaşıyor, ülkenin huzur ve istikrara, kalkınmaya, işsizlik, açlık, terör gibi problemlerin üstesinden gelmeye ihtiyacı var; bu durum içinde ikide birde başörtüsü, İmam Hatip Okulları, laiklik gibi konuları gündeme getirmek, tartışmak ülkeye zarar veriyor, hem başörtüsü ve İHL mesele olmaktan çıkmıştır…”

Önce bir Yahudi hikayesini hatırlayalım.

Yahudinin biri incik boncuk satarak para kazanırmış. Çocuklarımızdan biri arkadaşlarına “Bu adam bizi kandırıyor, bir boncuk, bir şeker karşılığında çok şeyimizi alıyor, bundan alış veriş yapmayalım” demiş. Yahudi, çocukların bu sözden etkilendiklerini görünce kimse görmeden çocuğa bir çimdik atmış, canı yanan çocuk ağlayacak iken kendisi yüksek sesle ağlamaya ve bağırmaya başlamış, büyükler gelip durumu anlamak isteyince de “Bu çocuk bana çimdik attı ve hakaret etti” diye şikayetçi olmuş, büyükleri çocuğa bir tokat atıp oradan uzaklaştırmışlar.

Kıssadan hisse: Kim çimdik atıyor, kim ağlıyor; kim o problemleri çıkarıyor ve kim durmadan gündemde kalmasını ve asla çözülmemesini istiyor ve çözüm isteyen mağdurları susturmak için “Bunlar hala konuşuyor?” diyerek şikayetçi oluyor? Bu soruların cevapları üzerinde düşünmemiz gerekiyor.

Halk İmam Hatip gibi bir okul istedi, zamanın hükumetleri de bu okulları açtılar. Halk bu okullarda okuyan çocukların hem dinlerini öğrenip uygulamalarını hem de isteyenlerin din görevlisi, isteyenlerin de başka tahsiller yaparak başka bilgi, iş, bürokrasi ve meslek dallarına intisap etmelerini istediler. Dine veya dindarlaşmaya kaşı olanlar ise bu okullardan mezun olanların yalnızca din görevlisi olmalarını istediler. Bu isteklerden biri meşru (demokratik, hak) oluyor da diğeri niçin olmuyor? Biri hakkında konuşmak, tartışmak caiz oluyor da diğeri hakkında niçin caiz olmuyor?

İmam Hatiplerden mezun olan veya başka okullardan mezun olup da dindar olan kızlarımız başlarını örterek okumak istediler, bir süre de okudular, hiçbir problem çıkmadı; başını örtenler ile örtmeyenler kamplara bölünüp kavga etmediler, aralarında dost ve arkadaş oldular, başını örtenler çetesi hiçbir zaman oluşmadı… Ama ülkede huzur, hak ve hürriyet olmasından rahatsız olanlar başörtüsünü yasaklayarak fitili ateşlediler; yani çimdiği attılar, çimdik yiyen çocuklarımız (başörtüsü mağdurları) ağlayacak olunca da kendileri daha yüksek sesle ağlamaya, bağırıp çağırmaya, “Bunlar durup dururken mesele çıkarıyorlar, huzur ve istikrarı bozuyorlar” demeye başladılar. İHL için de durum aynıdır.

TÜSİAD sözcülerini dinlerken, bunca okumuş yazmış insanların nasıl bu hale geldiklerini düşünmeden edemiyor insan. “Ülkenin kalkınmasından başka hiçbir şey konuşulmamalı, tartışılmamalı, problem edinilmemeli” imiş. Tabii kalkınmadan maksatları da ekonomik; yani maddî. Peki insan yalnızca maddeden mi ibaret; insanın yeme, içme, giyinme ve çiftleşmeden başka bir ihtiyacı yok mu? Ahlak, san’at, din yalnızca insanlara ait değil mi ve insanların bu alanlarla ilgili ihtiyaçları, talepleri, problemleri olmaz mı? Eğer insanlar farklı din, ahlak, san’at anlayışları içinde bir arada yaşayacaklar ve buna rağmen huzur ve istikrar olacaksa bunun da bazı kuralları olması gerekmez mi? Bu kuralları yalnızca bir taraf (kesim, görüş, yaşayış ve inanış sahipleri) belirler, diğerlerini susturmak ve bastırmak isterlerse bunun sonu neye varır?

Diyelim ki ortada bir hasta var, ağrı çekiyor ve inliyor, biri de sağlıklı, dinlenmek için uyumak istiyor ve inleyenin sesinden rahatsı oluyor. Şimdi çözüm nedir? Tabii birçok çözüm yolu söylenebilir ama insafı ve vicdanı olanların “Ey hasta inleme, sesini çıkarma, ben uyuyacağım, sus” demeleri mümkün müdür? En makul çözüm hem hastanın acısını dindirmek hem de sağlıklının uyumasını sağlamak değil midir? İmam Hatip mezunları, İlahiyat öğrencileri, başörtüsü mağdurları memlekette huzursuzluk çıksın diye mi inleyip ağlıyorlar, yoksa acı çektikleri, mağdur oldukları için mi? Sebebi apaçık ortada iken “Biz sizi yaraladık ama inleyip ağlamaya hakkınız yok, huzurumuzu bozmayın” demek hangi kitaba sığar?

Yazı kategorisi: BAŞÖRTÜLÜYE YAPILANLAR, GENEL YAZILAR, NEDEN YASAK | » yorum bırak;

HAYDİ KIZLAR OKULA !

Yazan: basortusu Temmuz 31, 2007


ARTIK SİZE KİMSE İNANMAZ…!

              Bu görev hepimizin!      
        
Türkiye’de 640 bin olan okula gidemeyen kız sayısı, ‘Haydi Kızlar Okula Kampanyası’ ile 570 bine indi. Ama iş bununla bitmiyor, hepimize daha büyük görevler düşüyor…
                                     
( Milliyet : 18 Nisan 2005 / Pazartesi  )

     Eğlenceye para var ama…
   Prof. Dr. İsa Eşme, Prof. Dr. Adnan Kulaksızoğlu ve Prof. Dr. Ruhi Kaykayoğlu tarafından hazırlanan “Ortaöğretim ve Yük-seköğretime Geçişte Yeniden Yapılandırma Çalışması”nın sonuçlarından bazıları şöyle:

  • 6 – 14 yaş grubunda kızların okullaşma oranında Türkiye (63.4), Nikaragua (80), Mısır (75.7) ve Bangladeş’in (73.8) bile altında.
  • Eğitimde öğrenci başına yapılan yıllık harcama Türkiye’de 380, Zimbabwe’de 768, Tunus’da ise 891 dolar.
  • Ailelerin zorunlu harcamalarında eğitim 1.4′le son sırada bulunuyor. Eğlenceye harcanan para 2.3′lük oranla eğitimden yüksek.
     
  • Resimler 1                                          Resimler 2

     

    Yazı kategorisi: BAŞÖRTÜLÜYE YAPILANLAR, GENEL YAZILAR, NEDEN YASAK | » yorum bırak;

    BAŞÖRTÜSÜ YASAĞININ TARİHÇESİ

    Yazan: basortusu Temmuz 31, 2007

    1950’lerde daha net bir ifade kazandığı görülen öze dönüşün ülkemizde gözle görünen en önemli sonucu 1960’larla birlikte kadınlardaki örtünme BAŞÖRTÜSÜeğiliminin giderek artış göstermesidir. 1960 yılından itibaren üniversitelerde görülmeye başlanan başörtülü öğrencilerin sayılarının giderek artması buna paralel bir gelişmedir.
    Bu sayısal artışın diğer bir nedeni ise özellikle 1950’den sonra uygulanan ekonomik politikalara bağlı olarak kırsal kesimdeki insanların yoğun olarak kentlere göç etmeleri ve okuma yazma bilen kadın oranının hızla artmasıdır- bu artan oran içinde başörtülü kadınların da hesaba katılması gerektiği açıktır. Başörtülü öğrencilerin yükseköğretim kurumlarında görülmeye başlandığı bu yıllardan itibaren başörtüsü yasakları da gündeme gelmeye başlamıştır.
    12 Eylül öncesi yasaklar
    İnönü dönemi, dini alana yönelik sınırlamalarla ve dindarlara yöneltilen akıl almaz baskılarla hafızalara kazınmıştır. Milli Şef’in döneminde idarenin ve hükümetin faaliyetlerine karşı en ufak bir tenkit yapılamıyordu. Göstermelik seçimleri, basın ve yayın organları üzerindeki sıkı denetimi, din, dil ve eğitim gibi alanlarda halka rağmenci ve dayatmacı icraatlarıyla bu yönetim, 1950’ye doğru halkta giderek somutlaşan bir muhalefeti kaçınılmaz kılmıştı.
    Türk toplumu da geleneksel düzenin köklü ve kapalı bağlılığından, serbest hareket eden ve devlet idaresine katılan modern topluma geçiş dönemine girmiştir. Şehirleşmenin artması, ulaşım kolaylıkları, okur-yazar oranındaki artış bu geçişi hızlandıran unsurlar olmuştur.
    CHP’deki değişim sinyalleri
    İç politikanın değişen şartları ve dengesi, halkın gösterdiği belirgin tepki 1945 yılına doğru CHP’nin dini konulardaki tutumunu yeniden gözden geçirmesini zorunlu kılmıştır. Bunların sonucunda 1945 yılında iktidar partisi içinde ilk kez dini problemler etrafında bir tartışma yaşanmıştır. Sonuç olarak Halk Partisi Divanı, dini taleplerin yerine getirilmesinin Cumhuriyetin “vicdan hürriyeti ve laiklik prensiplerinin” zedelenmemesi şartıyla mümkün olabileceğine karar vermiştir. Bunu takiben, 1947 Temmuzu’nda “Özel Din Öğrenimi Ana Hatları” kabul edilmiş ve bir bildiriyle halka duyurulmuştur. Böylece Demokrat Parti iktidarına giden yolda tek parti yönetimi göreli de olsa halkın dini duyarlılığına karşı yumuşama sinyalleri vermiştir. Bu yumuşamada ülkede yükselen dini canlanmaya karşı siyasal bir oportünizmin etkisi vardır.
    DP’nin fonksiyonu
    7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’nin kurulmasıyla Türkiye yeni bir döneme girmiştir. DP 1950 yılında tek partili dönemin icraatlarına yönelttiği popülist sorgulama sonucu geniş kapsamlı bir koalisyonun(2) desteğini kazanarak ezici bir çoğunlukla meclise girdi.
    Demokrat Parti 1950 seçimlerindeki başarısını büyük ölçüde dinsel duyarlılıkları örselenmiş kitlelerin nabzını iyi tutmuş olmaya borçluydu. Denilebilir ki, DP belli bir esneklikle yaklaştığı Müslüman kitleyi belli kalıplar halinde kendi oy tabanına yerleştirerek sisteme entegre etme işlemini üstlenmiştir.
    Nitekim dindar kesimin beklentilerini iyi bilen Adnan Menderes 16 Haziran 1950’de Meclis’ten dini meselelerle ilgili bir dizi yasayı çıkartmıştır. Artık ezan Arapça okunabilecek, radyoda haftada üç kez Kur’an-ı Kerim okunacaktır. Okullarda din eğitiminin verilmesine başlanmış, ayrıca İmam Hatip Okulları, Yüksek İslam Enstitüleri açılmaya başlanmıştır. Demokrat Parti iktidarının sağladığı demokratik ortamda müslümanlar kendilerini ifade etme bakımından az da olsa rahatlamışlardır. Özellikle küçük kentlerde ve kırsal kesimde tesettüre riayette görülen artış basın ve muhalefetin iktidarı sıkıştırması için önemli bir malzeme olmuştur. Ancak örtü karşıtlığının yalnızca CHP’liler tarafından ve muhalefette sürdürüldüğünü düşünmek hata olur. Çünkü Halk Partisi yanlısı basın organları dışında hükümeti destekleyen bir kısım basın organında da başörtüsü, çarşaf ve genel olarak tesettür düşmanlığının yapıldığı çeşitli haber ve yorumlar yer almıştır. (1)
    27 Mayıs 1960 Darbesi
    Bir grup albay ve daha alt rütbeli subayların gerçekleştirdiği 27 Mayıs 1960 Darbesi Cumhuriyet tarihinde “1960 Demokrasisi” denilebilecek yeni bir dönem başlatmış; Türkiye’de siyasetin olağandışı gücü ordu ise bu darbeyle sahnede yerini alırken daha sonra da rejimin kilit noktalarını elinde tutmanın hep bir yolunu aramıştır. (2)
    Liselerdeki uygulamalar
    1969 Şubat’ında bir kasabada lise müdürü ve devletten yana tavır takınan bazı sol görüşlü öğretmenlerin okula tesettüre uygun giyinerek gelen kız öğrencilerin başörtülerini ve mantolarını parça parça edip onları okuldan kovuşları, kasaba ahalisinin büyük bir üzüntü içinde saldırgan müdürü ve öğretmenleri protesto etmelerine neden olmuştur.
    Bu tür olaylar kız öğrenci almaya başlayan İmam Hatip Liseleri’nde de görülüyordu. 26 Ocak 1971’de Isparta İmam Hatip Okulu’nda Matematik öğretmeninin okul bahçesinde gördüğü tesettürlü öğrencinin başörtüsünü çekip yırtması, bu olaylardan yalnızca biriydi. İşin en ilginç yanıysa bu olay üzerine bir konuşma yapan Isparta Müftüsü’nün “Bu asırda da başörtülü talebe mi olurmuş?” diye beyanat vermesiydi.
    Okul dışında da baskılar başlamıştı
    Başörtüsüne karşı yürütülen kampanya sadece okullarda devam etmiyordu. Eğitim kurumları dışında günlük hayatta da başörtülü insanlar büyük sıkıntılara maruz kalıyorlardı. Konya’da, Mevlana ve Şems-i Tebrizi’yi ziyaret amacıyla Ankara Üniversitesi’nden gelen genç kızların ve Kur’an Kursu talebelerinin, kızların topuklarına kadar uzun başörtüleri gerekçe gösterilerek ” Kıyafet Kanunu”na aykırılık iddiasıyla polis tarafından tutuklanmışlar; ancak, savcılık tarafından serbest bırakılmışlardır.
    İlk başörtülü öğrenci: Babacan Ve İlk Başörtüsü Eylemleri
    Türkiye başörtüsü tartışmalarının bugünkü halini aldığı ilk olayla gençlik hareketlerinin dünyayı sardığı yıllarda karşılaşır. A.Ü. İlahiyat Fakültesi öğrencisi Hatice Babacan 1967 yılında başı örtülü olarak İslam tarihi dersine girer. Kürsüdeki hoca Prof. Neşet Çağatay, Babacan’ı farkeder ve yıllarca aynı kalıp içinde tekrar edilecek olan cümleyi ilk kez sarfeder: “Hey sen! Sen başörtülü kız! Sınıfta bu kıyafetle oturamazsın. Ya başını aç ya da dışarı çık!” Gerilimin sürmesi ve genç kızın bir gün tartışma esnasında bayılması üzerine konu basına yansır.
    İlahiyat Fakültesi’nde öğrenci eylemleri yapılır. Bu eylem öğrenci eylemlerinin ilki olarak Türkiye tarihe geçer.
    12 Eylül darbesi
    12 Mart muhtırasının ardından başörtüsü yasağıyla ilgili somut örnekler artmakla birlikte özellikle 12 Eylül 1980’de yapılan askeri darbeyi takip eden yıllar boyunca ülke gündeminden başörtüsü ve başörtülü öğrenci tartışmaları eksik olmadı. 12 Eylül darbesinden sonraki yıllarda batı kültürünün bütün veçhelerinde yaşanan bir dönüm noktasının işaretleri bu ülkede genç kızların ve kadınların başörtülerinde dile geldi. (3)
    28 Şubat darbesi
    Başörtüsü probleminin tekrar yoğun olarak gündemimize girmesi darbeler tarihinin son halkası olan 28 Şubat 1997 müdahalesiyle birlikte olmuştur. 28 Şubat rejimin militer renginin koyulaştığı ve bu koyuluğun süreklilik ve meşruiyet kazanmaya çalıştığı genelde islami kesimin özelde ise başörtülü öğrencilerin artan baskılara maruz kaldığı bir süreçtir. (4) Bu süreçle birlikte yükseköğretim kurumlarında başörtüsü yasağı hızla uygulanmaya başlanmış ve 2002 yılı itibariyle yasağın uygulanmadığı hiçbir üniversite kalmamıştır.

    Yazı kategorisi: BAŞÖRTÜLÜYE YAPILANLAR, GENEL YAZILAR, NEDEN YASAK | » yorum bırak;